UNUTANLAR İÇİN;
BİNALİ YILDIRIM'IN AİLESİNİN ŞİRKETLERİ
(ŞİRKETLERİN TAMAMI 2002 YILINDAN SONRA KURULMUŞTUR)
1-)Derin Denizcilik (2002)
2-)Sefine Denizcilik Yalova,
3-)ZealandShipping Hollanda,
4-)Q Shipping Hollanda,
5-)Castillo Real Estate Hollanda,
6-)Baychart İstanbul,
7-)Chart-it Hollanda,
8-)Ceren Denizcilik İstanbul,
9-)North Bulkers Panama,
10-)Brother Navigation Marshal Adaları,
11-)Zeytin Denizcilik İstanbul,
12-)OGEM Marina,
13-)Metro Gemi Acentalığı,
14-)Eydo Denizcilik,
15-)Çağrı Gıda İnşaat,
16-)Su Bilgi Teknolojileri,
17-)Sekmen Otomotiv.
BİNALİ YILDIRIM'IN AİLE ŞİRKETLERİNİN SAHİBİ OLDUĞU GEMİLER
1-)MV Zealand Alexia (Dalo Z),
2-)MV Zealand Almere,
3-)MV Zealand Amalia,
4-)MV Zealand Amsterdam,
5-)MV Zealand Ariane (Sylyani Z),
6-)MV Zealand Beatrix,
7-)MV Zealand Delilah,
8-)MV Zealand Juliana,
9-)MV Zealand Maxima,
10-)MV Zealand Rotterdam,
11-)MV Breadbox Falcon,
12-)MV Celtic Explorer,
13-)MV Francisca,
14-)MV Leah,
15-)MV Meridiaan,
16-)MV Nekton,
17-)MV Samskip Akrafell,
18-)MV Samskip Endeavour,
19-)MV Samskip Innovator,
20-)My Lady Dee, (47,5 m. Süper yat)
21-)My Latitude, (45 m. Süper yat)
22-)AK Abba,
23-)AK Ceren,
24-)AK Brother,
25-)AK Phoenicia,
26-)Pacific Ocean,
27-)John F,
28-)Golden Bay,
29-)Sis,
30-)Son 1.
?????
Binali Yıldırım 1994 Yılında İstanbul Belediye Başkanlığı döneminden beri Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan ile beraber.
İstanbul Belediyesinde Deniz Hatları işletmesi Müdürlüğü yapıyordu.
2002 Yılında kurulan İlk AKP Hükümeti ile birlikte Uzun bir Ulaştırma Bakanlığı dönemi başladı.
Yaklaşık 26 milyar Dolar değerindeki Servetin tamamı AKP'nin işbaşına geldiği ve Binali Yıldırım'ın Ulaştırma Bakanı olduğu 2002 yılından sonra edinildi.
2002-2013 ve 2015-2016 yılları arasında Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı yaptı. Onun Bakanlığı döneminde Türk Telekom ölü fiyatına satıldı.
Bütün Limanlar satıldı. Gelir garantili köprü, otoyol, Tüneller Yap-İşlet yöntemiyle milletin a**na koyan müteahhitlere ihale edildi.
Bakanlığının ilk yıllarında 2004 yılının 22 Temmuz günü kendi icadı "Hızlandırılmış Tren" Pamukova'da aşırı hız yüzünden kaza yaptı Ve 41 yolcu öldü, 80 yolcu yaralandı.
Zavallı bir makinist suçlu bulundu.
Bakanlığı döneminde TAV adlı bir şirket (Tepe/Akfen) inanılmaz kayırma sonucu Türkiye'nin bütün büyük havalimanları işletmesi bu şirkete verildi.
Ayrıca 3 milyar doların üzerinde değer biçilen İDO (İstanbul Deniz Otobüsleri işletmesi) de bu TAV şirketine 10 yıl vade ile 800 milyon Dolara satıldı.
Binali Yıldırım'ın aile Şirketlerinin yıllık cirosu 2,3 milyar Doların üzerinde ve yüklü ciro yapan şirketler Hollanda, Panama Ve Marshall Adalarında kurulu Ve Türkiye'de hiçbir vergi ödemiyorlar.
Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın tutuklanmasının ardından yapılan seçimlerde yine CHP den Sibel Tan Çetinkaya zorlu bir seçimden sonra Bşk vekili seçilmişti.
Hazmedemedi AKP, seçimi yeniletme kararı çıktı yargıdan. Valilik bildirdi: Ctesi saat 10.00 da seçim var . Fakat bakın neler yaptılar:
Dün, 4 CHP li Üsküdar Meclis Üyesi ifadeye çağrıldı. 2 Belediye Meclis üyesi gözaltına alındı ve seçim günü gözaltında olacaklar.
Nasıl? Beğendiniz mi?
Bu kadar bayağı dümen olur mu? Yargı, yürütme el ele seçim çalacaklar. Göstere göstere
🔴 Ahmet Davutoğlu (CB. Erdoğan ve AK Parti hükümeti hakkında):
Milyarlarına milyar kattılar, haram lokma yediler, çevrelerini zengin ettiler.
Damadını bakan yaptı, akrabalarını zengin etti, 5 müteahhide Türkiye'yi peşkeş çekti.
Bütün “fırsatları kaçıran” İlham Ahmed “fırsatları kaçırmamaktan” bahsediyor!
Suriye Kürdistan Bölgesi’nde önlerine gelen bütün fırsatları “belediyecilik” ve “mahalle bekçiliği” için kaçıran İlham Ahmed, Kürtler için “en büyük tehlikenin önlerine gelen fırsatları kaçırmak” olduğunu söylüyor.
…:: 1. Suriye’nin üçte biri ellerinde idi, bilerek teslim ettiler ve kendi savaşçılarını esir düşürüp öldürttüler.
..:: 2. Haseke’yi bile savunamayan, Kürtçe eğitimi de muhafaza edemeyen, haftalık 3 saat Kürtçe dersine razı olan da İlham Ahmed (@ElhamAhmadSDC) ve Mazlum Abdi (@MazloumAbdi) ekibidir.
..:: 3. “İnsanlar istedikleri kadar bizi teslim etmekle suçlasınlar bize tesir etmez” diyen de kendisidir.
..:: 4. Suriye Arap Cumhuriyeti’nin normal memurları olarak Suriye bayrağının önünde, Kürdistan bayrağı olmadan konuşan da İlham Ahmed ve Mazlum Abdi’dir.
..:: 5. Haseke Vilayeti binasından Kürtçeyi söküp atan ve Suriye Arap Cumhuriyeti’nin resmi kurumlarında sadece Arapçayı kullanmayı kabul eden de İlham Ahmed, Mazlum Abdi, Nuredin İsa ve Semir Oso (Sipan Hemo) gibi Öcalancı PYD ekibidir.
..:: 6. Ellerindeki askeri ve emniyet güçlerini de Suriye Arap Cumhuriyeti’nin bakanlıklarına bağlayarak emir komutayı Suriye Arap Cumhuriyeti’ne veren de onlardır.
İlham Ahmed hikaye anlatıyor.
İlham Ahmed’in Şam’daki mecliste parlamenter olması da Mazlum Abdi’nin “danışman” olması gibi etkisiz bir memurluktur.
الإستخبارات التركية تُحَرِّك البيدق "أوجلان" لتطويق خطر البارزاني، واستئصال مشروع الدولة الكردية من الثنائي الأمريكي-الإسرائيلي.
-------
أوقفوا بارزاني..!
--------
نُقل صبري أوك، وهيلين أوميت، ودوران كالكان من قنديل إلى إمرالي على متن طائرة تركية، لإجراء محادثات مباشرة مع أوجلان. وقد مكثوا هناك لمدة يومين، وتحدّثوا عن جدّية رسائل أوجلان.
ومن هناك أيضًا، أُرسلت رسالة إلى حزب «دَم- DEM ». وقد كُشف نصّها ومضمونها، وجاء فيها: «لقد طلبتُ عدة مرات لقاء أفراد عائلة بارزاني؛ مسعود بارزاني ونيجيرفان بارزاني، لكنهم لا يريدون المشاركة. إنهم لا يتحدثون عن السلام إلا على الصعيدين الإعلامي والدبلوماسي، ولا يريدون أن يكونوا جزءًا من هذه العملية».
ويُقال إن اسم بارزاني ورد ثلاثين مرة في الرسالة المرسلة إلى حزب «دَم- DEM ».
وفي أخطر ما ورد فيها، يقول: «إن البارزانيين يسعون إلى إقامة دولة قومية، ويريدون دفع عملية السلام بين شعوب الشرق الأوسط نحو التقسيم. ولذلك ينبغي لدول المنطقة أن تتعامل مع عائلة بارزاني بمنتهى الجدية؛ فلديهم علاقات وثيقة جدًا مع الإمبريالية العالمية وإسرائيل، ويحظون بدعمهما».
«لقد اقترب بارزاني من إقامة دولة قومية، ولذلك يجب على الجميع أن يعملوا على منعه!»
------
المصدر وثائق سربها الموساد الإسرائيلي بشأن أوجلان.
عن صفحة Rekan Sebah
@Rosim1997@Ihsan_Efrini@RonyAlKurdi@Alan_kurdel@KhederAbdulkar1@semkokakmgi8@AramKurd01@Pehsmerga_@Rojava_Press@ghxstnetwork@00QXdXuME3Amy2A@serbesttsindi@SerdarDosky@NebilYousif@NaneShekh
Amerika, Afganistan’da iktidarı 20 yıl savaştığı Taliban’a bıraktı. Suriye’de de başına 10 milyon dolar koyduğu HTŞ lideri Sn. Ahmed Al Şara’ya verdi. ABD; HTŞ’nin yıllarca savaştığı El-Kaide’nin devamı olduğunu biliyor ve söylüyordu. Peki, ABD neden iktidarı düşman gördüğü bu yapılara bıraktı? Cevabı çok basit: Çünkü bu örgütler iktidarı hedefliyor ve bu ülkelerde muhatap alınacak egemen güç olarak tanınmak istiyorlardı. Üstelik ABD Suriye’de iktidarı, farklı dini ve etnik gruplardan oluşan SDG’ye vermek için çok uğraştı. Hatta bu yapıya binlerce tır silah ve mühimmat verdi, ancak bu yapının arkasındaki akıl, hiçbir zaman iktidar ve egemenlik talebinde bulunmadı ve her fırsatta Amerika düşmanlığı yaptı. ABD kongresinde, devlet başkalarına bile kolaylıkla konuşma hakkı tanınmaz, ama bu yapının sözde sözcülerine o hak tanındı. Utanmadan çıkıp Kongre üyeleri önünde, biz iktidar ve egemenlik istemiyoruz, demokratik bir Suriye istiyoruz dediklerinde, Kongre üyeleri bunlardan hiçbir şey olmayacağını anladı. Tabi ki Amerika’nın komünal yaşam, ekolojik toplum saçmalıklarına ayıracak zamanı yoktu. Amerika politikada realist davranır, iktidar ve egemenlik talebi olanları muhatap alır! Önce mağara döneminden kalma komünal yaşam fantezilerini bırakın ve şu siyasi Realizmi öğrenin! Sonra da Amerika pragmatizmini anlayın.
@DoguErgildogu 1978 lerde ileri demokratik bir düzen dediğimizde apocu lar bizleri revizyonist likle suçladı
Belki o zaman temel devrimcilik nedir bilmezdi
Kürt gençlerin gelişmelerini piji apo sloganıyla engellediler bu kadar acı dan sonra bugün 78 deki düşünceme geliyrlarsa eleştiri vermeler
ÖCALAN’A BİAT ETMEDİ; ÖLÜNCE ALA RENGÎN’İNE BİLE TAHAMMÜL EDEMEDİLER
Mehdi Zana’nın ardından bugün PKK ve ona yakın çevrelerden güzel sözler geliyor. Gelmeli de. Çünkü özellikle Diyarbakır Cezaevi’nde onunla birlikte kalmış PKK kadrolarının Mehdi Zana’ya duyduğu saygı biliniyordu.
Ama Abdullah Öcalan’ın Mehdi Zana hakkında söylediklerini de unutmayalım.
2004’te Leyla Zana’nın siyasi geleceğini konuşurken Mehdi Zana’yı hedef alıyor: “Mehdi de var arkasında” diyor. Ardından Leyla Zana için, “Kocasıyla ilişkisini de dondursun” diyecek kadar ileri gidiyor.
Yetmiyor. Mehdi Zana hakkında:
“Ajan demiyorum ama ne yaptığı belli değil.”
diyor.
Mehdi Zana’nın suçu neydi?
Öcalan’ı Kürtlerin tartışılmaz lideri kabul etmiyordu. “Önderlik” demiyor; Apo, Abdullah diyordu. İmralı’dan Kürt siyasetine talimat verilmesine de açıkça karşı çıkıyordu.
2005’te Abdullah’ın İmralı’dan siyasete karışmaması, oradan talimat vermemesi gerektiğini açıkça söyledi. Cezaevindeki bir kişinin talimatıyla hareket eden siyasi yapı için de “parti değil, başka şeydir” dedi.
Sonraki gelişmeler bu “hainlik” meselesinin ne kadar çarpık olduğunu daha iyi gösteriyor.
Şubat 2007’de PKK’nin en eski ve üst düzey kadrolarından Rıza Altun Paris’te gözaltına alındığında, dönemin basınına yansıyan anlatımlarda Mehdi Zana’nın Altun lehine devreye giren isimlerden biri olduğu belirtiliyordu.
Bu şaşırtıcı değildi.
Rıza Altun ile Mehdi Zana birbirlerini Diyarbakır Cezaevi’nden tanıyordu. O cehennemi onunla birlikte yaşamış PKK kadroları arasında Mehdi Zana’ya ciddi bir saygı vardı.
PKK’nin kendi tarihsel kayıtları da ortada. Berxwedan 1988’de başka bir Kürt siyasi çevresinin Mehdi Zana’yı geçmişte “hain” ilan etmesini eleştiriyor, onun cezaevindeki direnişini ve PKK’li tutsaklarla birlikte tavır alışını hatırlatıyordu.
Fakat Mehdi Zana’nın kabul etmediği bir şey vardı:
Abdullah Öcalan’ın bütün Kürtler adına konuşma ve bütün Kürt siyasetini yönetme hakkı.
Nisan 2007’de ise Express dergisi şu çarpıcı bilgiyi kayda geçiriyordu:
“Mehdi Zana da PKK’nin internet sitesinde ‘hain’ ilan ediliyordu!”
Peki kimdi bu “hain”?
Rıza Altun zor durumda kaldığında yanında duran Mehdi Zana mı?
Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde PKK’li tutsaklarla aynı işkence düzenine direnen Mehdi Zana mı?
12 Eylül zindanlarında yıllarını bırakan eski Diyarbakır Belediye Başkanı mı?
Yoksa bütün mesele Abdullah Öcalan’a biat etmemesi miydi?
Bugün aynı siyasi çevre Mehdi Zana’yı “değerli yurtsever”, “Kürdistanî şahsiyet” diye uğurluyor.
Doğrusu da budur.
Çünkü Mehdi Zana bugün yurtsever olmadı. Öcalan onun hakkında “Ajan demiyorum ama ne yaptığı belli değil” derken de aynı Mehdi Zana’ydı. “Hain” ilan edildiği aktarılırken de. Rıza Altun’un zor gününde yanında dururken de.
Ama belli ki ölümünde bile Mehdi Zana’yı olduğu gibi kabullenmek bazılarına ağır geldi.
Cenazesinde tabutunun üzerindeki Ala Rengîn’i bir buket çiçekle kapatmaya çalışanlar, bari adamın son yolculuğunda inancına saygı duysaydınız.
O bayrak Mehdi Zana için cenazeye konulmuş bir süs değildi. Bir ömür savunduğu Kürdistan’ın bayrağıydı.
Hayattayken düşüncesini değiştiremediniz. Öcalan’a biat ettiremediniz. Ölünce tabutundaki Ala Rengîn’den mi rahatsız oldunuz?
Bir insanı uğurlamak, onu kendinize benzetmek değildir. Hele artık cevap veremeyecek bir insanın tabutunun üzerinde onun siyasi kimliğini görünmez kılmaya hiç kimsenin hakkı yoktur.
Mehdi Zana değişmedi.
Onun yurtseverliğinin Abdullah Öcalan’dan alınacak bir onay belgesine de ihtiyacı olmadı. Sicilini İmralı değil; Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi, yaşadığı hayat ve Kürt halkının hafızası yazdı.
Ve onun deyimiyle bitirelim:
Kürt halkı Mehdi Zana’yı da Abdullah’ı da tanıyor. Kimin ne olduğunu da gayet iyi biliyor.
Bari son yolculuğunda Mehdi Zana’yı Mehdi Zana olarak bırakın.
#MehdiZana #AlaRengîn #Kürdistan #Amed
İflasın eşiğine gelmiş bir ülkenin kamu görevlisi
2 milyon TL maaş alıyorsa ve bu durumdan vicdanı hiç rahatsız olmuyorsa o ülkenin başka düşmana ihtiyacı yoktur.
Trump’ın son haydutluğu Veneuzela petrolüne çökmesidir. Haydut bunu kişisel sosyal medya hesabından “dünya tarihinin en büyük petrol anlaşması” diye müjdeledi. Büyüklüğü doğru ama anlaşma olduğu yalan, çünkü bu bir çökmedir. Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu alçakça kaçırmasının sonucudur, Maduro’nun koltuğuna oturanları “ya petrol ya aynı muamele” diye tehdit etmesinin sonucudur ama daha acısı Delcy Rodriguez’in korkup Chavez ve Maduro’ya ihanet etmesinin sonucudur!
👇🏽
https://t.co/SIoBBF8nr7
Meclis bombalaması için kurulan senaryo ciddi soru işaretleri taşıyor. Bu bombanın uçaktan atıldığında yaratacağı etkiyi Meclis'teki patlama görüntüleriyle karşılaştırın; olayın kamuoyuna sunuluşu manipüle edildi.
🗣️ Adem Yavuz Arslan: @ademyarslan
ADALETTE BULUŞMAK MI?
Çeşmesi kurumuş köyde su nöbeti tutmakla adalet olur mu?
Kemal Tahir, “Adalet mülkün temelidir, derler; doğrudur. Lakin adalet güçlüden yana işlerse devlet çürür.” der.
Davet üzerine, KHK ile mağdur edilenlerin sorunlarının ele alındığı Eskişehir Günyüzü Buluşması’na, Mercan Köyü’nde katıldık. “Bunların suçu yok ama idari tasarrufumuz.” denilerek pek çok insanımız işinden, hürriyetinden mahrum edildi. Bunları dinleyince insanlığımdan utandım.
Bir rejim kendi evlatlarını yok edebilir mi? Yetiştirip ayrık otu gibi biçen bir irade, toplumsal barış getirebilir mi?
Çok sayıda katılımcı ve siyasi temsilci vardı. İşkenceleri, intiharları ve adaletsizlikleri dinleyince, bu utancı ve adaletsizliği yaratanların sizlerin evlatları yok mu, diye düşündüm. Bu kin ve nefret niçin? Sömürünün talepleri mi?
Ülkenin geldiği noktada; soygunlar, mafya ilişkileri ve her türlü kirli ilişki bile tarafgirlik nedeniyle korunurken, bu adaletsizliğin çığlığına kulaklarınız niçin kapalı? Duyarlılara saygım var; ama duyarsızlar da bu adaletsizliğin suçluları olmuyor mu?
Çiçek gibi insanların kalbini kırdınız, umutlarını yok ettiniz. “Bahçeleriniz bahar görmesin.” diyen Ahmet Arif haksız mı?
Her nesil hakikatle yeniden tanışmak zorundadır. Çünkü hakikat, hiçbir kuşağın miras yoluyla sonsuza kadar koruyacağı bir servet değildir. Onu her kuşak yeniden kazanır ya da kaybeder.
Zulüm ve adaletsizliği yaşayanlar, sessiz kalanlara üzülürler. Çünkü sessiz kalanlar da suçludur. Hakikati kendi arzularımıza göre değiştirirsek medeniyet çöker. Cehennem ateşini yaratan insanları görmeyenlerin sessizliği, bilmediğine düşmanlık değil midir?
Bir çağı en iyi yaşayanlar değil, onu kaybedenler anlatır. Saltanatın ve adaletsizliğin zirvesini yaşatanlar; mazlumun, haksızlığa uğrayanların ve fakirin sofrasını görmez. Zamanın gerçek izleri, resmî olaylarda değil; acılarda ve yaşanmış adaletsizliklerde görülür.
Uydurma yalanlar, hakikate olan güveni yok eder. Toptancı yargılar adalet getirir mi? “İncinmiş olanların ahı, nereye gitse sahibini bulur.” diyen Neşet Ertaş haksız mı?
Devlet, intikam kurumu olamaz; adalet kurumudur. Kollektif cezalar adalet getirir mi? Karanlıklar aydınlanmadığı sürece suçlu kim, suçsuz kim belli olmaz. Keyfilikle değil; kurallı ve bağımsız yönetimle karanlıklar aydınlatılır.
Zihne en büyük zararı yanlış yargılar verir. İnsan, aklıyla var olan bir varlıktır. Tercihlerde düşünerek yol yürümek önemlidir. Hüküm gücü elinde diye adaletten ayrılmak barış getirmez. İnsan, insana çözüm olmalı; düğüm değil, hastalık değil, şifa olmalıdır.
Geçmişi bilmek, geçmişe dönmek için değil; bugünkü adaletsizliğin hangi kopuşlardan doğduğunu anlamak içindir. Zihinsel sömürgecilik adaleti yok eder. Adaletsizlik; güveni, ölçüyü, insanlığı, gençliği, ülke sevgisini ve kurumları öldürür. Sorumluların bunu düşünmesi gerekir. Keyfilikle ülke yönetilmez.
Akıl, bilim, hukuk, ahlak, vicdan ve merhamet rehberiniz olsun. Yoksa yaşattıklarınızı, bir gün adalete uymayanlar da yaşar.
30 Ağustos Zafer Bayramı, gelecek tehlikeleri görmeye ve tedbir almaya vesile olsun.
30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun. 🇹🇷
31.08.2026
Kemal Albayrak
https://t.co/xDGmrDOPlj
PKK 50 yıllık kayıplarını açıkladı. Ama bu kayıtlarda örgüt içinde infaz edilenler yok. PKK örgüt içinde yaptığı infazların kayıtlarını tutmadı. Peki insan hakları örgütleri ve hak savunucuları tuttu mu?
1990’lı yıllarda PKK üyeliğinden 10 yıl cezaevinde kalan Aytekin Yılmaz, İletişim Yayınları’ndan çıkan ve PKK, DHKP-C ile TİKKO’nun örgüt içi infazlarını anlattığı “Yoldaşını Öldürmek” adlı kitabı hakkında T24’e verdiği söyleşide “İnsan hakları örgütlerinde örgüt içi infazlara ilişkin kayıt olmadığını” söyledi. “Ülkenin geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğini savunan kurumların devlet ile yüzleşilecek başlıkları dile getirirken örgüt içi infazları saymadıklarını” savunan Yılmaz, İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve 78’liler Federasyonu’nu işaret etti.
T24, kuruluşların örgütlerle ilişkisini de sorgulayan Yılmaz’ın iddialarına yanıtlarını yansıtmak için İHD, TİHV ve 78’liler Federasyonu’nun temsilcileri ile konuştu.
İHD’nin iki dönemdir başkanı olan Öztürk Türkdoğan, ellerinde örgüt içi infazlara dair özel bir kayıt olmadığını doğruladı ancak eleştirilere karşı çıktı. İHD’nin başvurular ve medya taraması ile çalıştığını söyleyen Türkdoğan, “örgüt içi infaz başvurularının gelmiş olabileceğini ancak bunları kimin yaptığına göre kategorize etmeden ‘faili meçhul’ gibi başlıklar altında dosyalamış olabileceklerini” belirtti. Türkdoğan, “örgütlerle ilişkiler nedeniyle kayıtların alınmadığı” iddiasına “Devlet içindeki kontrgerilla gibi yapılardan korkmayan kişilerin örgütlerden korktuğunu mu sanıyorsunuz” sorusuyla yanıt verdi.
Aytekin Yılmaz, TİHV’i “Her yıl düzenli işkence raporları yayınlayan TİHV, örgüt içi infazlara ilişkin tek rapor yayımlamadı” diyerek eleştirdi. Vakıfta örgüt içi infazlara ilişkin kayıt olup olmadığını sorduğumuz TİHV Başkanı Şebnem Korur Fincancı, kuruluş olarak örgüt içi infazlardan farklı bir alanda çalıştıklarını, işkence görenlere hizmet sunduklarını belirtti. İHD gibi başvurular ve medya taraması üzerinden çalıştıklarını vurgulayan Fincancı, işkencenin tanımda fail olarak “devletin ve devlet benzeri iktidar gruplarının” yer aldığını belirtti. TİHV’e örgüt şiddeti nedeniyle başvuran olup olmadığını sorduğumuz Fincancı, “bildiğim kadarıyla” notu düşerek “TİHV’e yapılan başvurular arasında devlet dışındaki aktörlerin yaptığı işkenceler yok” dedi.
Kuruluşların yanı sıra kişilerin de örgüt içi infazlara dair tavırlarını eleştiren Aytekin Yılmaz, söyleşide, Kürt sorununa ilişkin düşünceleri nedeniyle yaklaşık 18 sene hapis yatan İsmail Beşikçi’yi “1990’lı yıllarda hapishanelerde örgüt içi infazlar yapılırken cezaevinde olmasına rağmen infazlara sessiz kaldığını” söyleyerek eleştirdi. T24’e yazılı açıklama gönderen Beşikçi “Aytekin Yılmaz eleştirisinde haklıdır” dedikten sonra “İnsan, örgüt içi infazla ilgili daha sağlıklı bilgiye ulaşmak istiyor. Bu olmayınca bir yazı kaleme almakta zorlanıyor” ifadesini kullandı. “Bunun bir mazeret olmaması gerektiğini” söyleyen Beşikçi, “Örgüt içi infaz önemli bir konudur. Bunun zengin olgusal dayanaklarıyla ele alınması gerekir” dedi.
Aytekin Yılmaz, söyleşide 78’liler Federasyonu’nu “Diyarbakır Cezaevi’yle ilgili anlamlı çalışmalar yapmakla birlikte örgüt içi infazların yapıldığı Bayrampaşa’nın adını anmamakla” eleştirdi. Federasyonun sözcüsü ve Akil İnsanlar Heyeti üyesi Celalettin Can’la aynı hapishanede kaldıklarını söyleyen Yılmaz, “Çakar öldürüldüğünde Can da aynı cezaevindeydi” dedi. Yılmaz’ın ifadelerine ilişkin yanıtını almak üzere aradığımız Can, konuşmak istemediğini söyledi. Celalettin Can, talebimizi “Bütün bunları gayri ciddi buluyorum, cevap vermek istemiyorum” diyerek yanıtladı.
Aytekin Yılmaz’ın T24’e verdiği söyleşide dile getirdiği iddialar ve şahıslarla kurumların iddialara verdiği yanıtlar şöyle:
Beşikçi: Eleştiriler haklı
Kürt meselesi denilince akla ödediği bedellerle de gelen ilk sosyolog İsmail Beşikçi’ye, Yılmaz’ın kendisi hakkında söylediği şu ifadeleri ilettik:
“İsmail Beşikçi Hoca’yla 4 yıl beraber kaldım, saygı duyduğum bir insandır, Kürt sorunu ve Kürdistan konularında çok anlamlı kitaplar yazdı. Bedelini yıllarca hapishanelerde kalarak ödedi. Fakat birçok soruna duyarlı olan Beşikçi Hoca’mızın kaldığı hapishanede TİKKO Mehmet Çakar‘ı infaz etti. Çakar şişlenerek öldürülürken Beşikçi oradaydı ve Mehmet’le tanışıyorlardı. 90’lı yıllarda Beşikçi de hapisteydi ve bu dönemde 36 siyasi mahpus örgütler tarafından iç infazlarda öldürüldü. Birçok konuya duyarlı olan birinin hapishanelerdeki örgüt içi infazlara sessiz kalması, bu konuda yazmaması, anlamakta zorlandığım bir şey oluyor.”
Yılmaz’ın “Beşikçi’nin örgüt içi infaz konusunda yazmadığını” söylemesine rağmen https://t.co/x7eHxtqXqQ’da 5 Ekim 2010 tarihinde yayımlanan yazısında örgüt içi infaz konusuna değinen Beşikçi, “Yakınları ölenlerin başvuracağı hiçbir makamın olmadığını” söyledi. Aynı yazıda Beşikçi, “PKK’nın demokratik kavramını çok sık kullandığını ancak bunun tek ölçütünün ifade özgürlüğü olduğunu” hatırlattı. Bu sözlerini söyleşide de hatırlattığımız İsmail Beşikçi’ye Aytekin Yılmaz’ın kendine yönelik eleştirilerini yazılı olarak ilettik. Beşikçi, mail aracılığıyla T24’e şu yanıtı gönderdi:
“Aytekin Yılmaz’ın söyleşisinin ilgili bölümünü okudum. Aytekin Yılmaz eleştirisinde haklıdır. İnsan, örgüt içi infaza uğrayan kişinin, örgütüyle ilişkisi konusunda, bu ilişkinin geçmişi konusunda daha sağlıklı bilgiye ulaşmak istiyor. Bu olmayınca bir yazı kaleme almakta zorlanıyor. Bu elbette bir mazeret olmamalıdır. Örgüt içi infaz önemli bir konudur. Bunun zengin olgusal dayanaklarıyla ele alınması gerekir. Bu konuyu gündeme getirdiği için Aytekin Yılmaz’ın kitabı önemlidir.”
‘Kontrgerilladan korkmayan örgütlerden mi korkacak!’
Aytekin Yılmaz, T24’de dün (14 Ağustos 2014) yayımlanan söyleşinin ikinci bölümünde İHD hakkında şu ifadeleri kullandı:
“İHD’de faili meçhul cinayetlerde yaşamını yitirenlerin listesi var, ama ellerinde örgüt içi infaz edilmiş üç kişinin listesi yok!”
Bazı kişi ve kurumların “ya devlete ya da örgüte sırtını dayadıklarını” savunan Yılmaz’ın söylediklerini telefon aracılığıyla aktardığımız İHD Başkanı Öztürk Türkdoğan, sorularımıza şu yanıtları verdi:
– Aytekin Yılmaz, İHD’de örgüt içi infazlara dair hiçbir kaydın olmadığını söyledi. Bu doğru mu?
Henüz o kitabı okumadım, dolayısıyla söylenenlere dair ayrıntılı bilgi sahibi değilim. Ama genel olarak hükümet üyeleri, aydınlar, yazarlar sanıyorlar ki insan hakları örgütlerinde her şeyin kaydı var. Ama bizim ki gibi örgütlerde çalışmalar gönüllü yürütülüyor, bu nedenle kaynaklarımız sınırlı. Biz raporlarımızı medya taraması ve başvurularla hazırlıyoruz, bunların ötesindeki imkânlardan mahrumuz.
Bilindiği gibi, yoğun yaşam ihlali yaşanan bölgeler hakkında çalışıyoruz ve 2013 insan hakları ihlalleri bilançosunu açtığınızda da göreceğiniz gibi verilerimizi yaşam hakkı ihlalleri altında “işkence ve kötü muamele”, “yargısız infaz”, “faili meçhul”, “asker intiharları”, ne şekilde kim yaparsa yapsın “saldırıya uğrayanlar”, “kuşkulu ölümler”, kadınlar ve çocuklara yönelik yaşam ihlalleri gibi pek çok başlık altında işliyoruz.
– PKK için 15 bin gibi sayıların telaffuz edildiği örgüt içi infaz sizce bunlar gibi bir başlık olmayı hak etmiyor mu?
İnfazlar bu kategorilerden birinde, örneğin faili meçhuller bölümde yer alıyor olabilir. Bilanço rakam demektir, biz de bu rakamları dediğim gibi medya taramalarından ve başvurulardan yola çıkarak yazıyoruz. Eğer cezaevinde ihlal olmuşsa ve ailesi intikal ettirmişse bu dosya da bizim verilerimiz arasına girer.
‘Bizden devlette olmayan imkânları bekliyorsunuz’
– Şimdiye kadar örgütlerin yaptıklarına dair bir başvuru oldu mu?
Olup olmadığını nasıl bilebilirim, bunu ancak dokümantasyondaki arkadaşlar bilir.
– İHD’de süreç nasıl işliyor, infaza ilişkin başvuru olduğunda bunu kovalıyor musunuz?
Aile başvuru yaparsa takip ediyoruz, suç duyurusunda bulunuyoruz.
– Failin örgütler olduğu bir olaya ilişkin takibiniz var mı?
Aile bize başvurduğunda, kimin yaptığından bağımsız olarak “faili meçhul” veya “sivil ölüm” diyoruz, sizin bahsettiğiniz bir kategoriye sokmuyoruz. Siz bizden Türkiye Cumhuriyeti’nde olmayan imkânları bekliyorsunuz. Biz Meclis’te iki komisyona elimizdeki verileri sunmaya gittiğimizde gördük, devletin elinde silahlı çatışmalarda yaşananlara dair hala derli toplu bir liste yok. Devletin yaptığı ihlaller de ortadayken Aytekin Bey’in daha bütünlüklü bakıp “Hakikat Komisyonu kurulmalı, bütün ihlaller araştırılmalı” demesi daha doğru olurdu.
‘Örgütlerin infaz arşivleri var, onlara ulaşmak gerek’
– Örgütleri eleştirdiği için Aytekin Yılmaz’ın bunu söylemediğini mi varsayıyorsunuz?
Ben doğru olanın bu olduğunu söylüyorum. Türkiye’nin tam da buna ihtiyacı var. Böyle bir komisyon olduğunda elimizdeki toplu mezarlara, faili meçhullere dair tüm verileri paylaşabiliriz. Ancak infaz bilgileri için örgütlerin arşivlerine ulaşmak gerekir. Türkiye özelinde bu konu ancak böyle ilerler.
– Sizce PKK’nın elinde infazlarına ilişkin bir arşiv var mı?
Olmaz mı! Yasa dışı her örgütün arşivi vardır. Bu örgütler o kadar basit örgütler mi ki militanlarının kaydını tutmayacak? Ya örgütler açıklayacak ya da tanıklar konuşacak. Ama örgüt içinde sıkı disiplin olduğu için tanıkların konuşması zor olabilir. Örgüt içi infazların da mutlaka ortaya çıkması gerek ve bunun en iyi yöntemi Hakikat Komisyonu’nun kurulması.
‘İHD, Hikmet Fidan infazını kınadı’
– Hakikat Komisyonu kurulduğunda, elinizde örgütlerin ihlallerine dair komisyona sunacak bilginizin olamaması sorunlu değil mi sizce?
Bakın Hikmet Fidan öldürüldüğünde İHD bunu kınadı. Ama insanlar bunu görmedi. Görmemeleri yetmezmiş gibi bir de bizi kınadılar neden tepki göstermiyorsunuz diye.
– Yılmaz, DHKP-C’nin 17 yaşında bir kızı öldürdüğünde dönemin İHD Başkanı Ercan Kanar’ın eleştirel bir açıklama yaptığını ve daha sonra tehdit edildiğinin söylendiğini aktardı. Bu konudan haberdar mısınız? Fidan örneğinde de benzer bir olay yaşandı mı?
DHKP-C olayının olduğu o dönem İHD üyesi bile değildim. Soruyu Ercan Bey’e sormanız gerekir. Ayrıca Hikmet Fidan’ın öldürülmesini bir örnek olarak verdim. Gerçekte kimin öldürdüğünü bilmiyorum. Ama hiçbir örgütten tepki almış değiliz. Kaldı ki, yasadışı örgütlerin özellikle sivillere yönelik eylemlerini kınadığımızda bu örgütlerden veya yandaşlarından tepki almış değiliz. Alsak bile dikkate almayız. Devlet içindeki kontrgerilla gibi yapılardan korkmayan kişilerin örgütlerden korktuğunu mu sanıyorsunuz?
‘PKK infazları da ortaya çıkmalı’
– Sizce elinizde infazlara ilişkin bir kayıt olmaması bir eksiklik mi?
Bazıları böyle değerlendirebilir. Ama iç savaş ortamında oluşturulması beklenen bir kayıp listesinden bahsediyorsunuz. Devletin istihbaratının da sızdığı, insanların da örgüt içinde “ajan” suçlamalarıyla öldürülebildiği zamanlar bunlar. Bu ilişkilerin bu kadar iç içe geçmesinin de şiddete katkısı oluyor ve infazları kimin yaptığına dair kesin bir bilgiye erişmek güçleşiyor.
– İnfaz kayıtlarının olmamasını İHD’nin örgütlerle ilişkisi iddiasıyla açıklayan birine ne dersiniz?
Kesinlikle öyle bir şey yok. Bunlar haksız değerlendirmeler. Bir zamanlar Genelkurmay’da hazırlanan andıç tipi belgelerde belirtilen ve psikolojik savaşın ürünü olan manipülasyon amaçlı bilgilerdir. Devletin ihlalleri örtbas etmek için insan hakları örgütlerine attığı bir karalamadır. 28 Şubat davasında belgeleri ile birlikte bu tip andıçların nasıl hazırlanmış olduğunu görürsünüz. İnsan hakları örgütlerini eleştirirken biraz insaf edelim derim. Biz PKK içi infazların da Hakikat Komisyonu’nda ortaya çıkması gerektiğine inanıyoruz.
Fincancı: 90’larda öğretmen infazlarına dair açıklama yaptık, eylemler durdu
Aytekin Yılmaz, konuşmasının TİHV ile ilgili bölümünde şu ifadeleri kullandı:
“Türkiye İnsan Hakları Vakfı birçok raporun yanı sıra her yıl düzenli işkence raporları yayınlıyor ama aynı TİHV’in örgüt içi infazlara ilişkin tek raporu yoktur.”
TİHV Başkanı Şebnem Korur Fincancı, vakfa yönelik eleştirilerin yanı sıra yönelttiğimiz sorulara şu yanıtları verdi:
– TİHV’de örgüt içi infazlara ilişkin kayıt var mı?
TİHV’de işkence görenlere rehabilitasyon hizmeti sunuyoruz. İşkenceye maruz kalanlar bize başvuruyorlar, biz de onları uzmanlara yönlendiriyoruz. Ayrıca dokümantasyon birimimiz hak ihlalleri ile ilgili haberleri tarayarak raporlandırma yapıyor ancak tüm hak ihlallerini tarayabilecek altyapı ve donanıma sahip olmadığımız için bu haber taramaları da işkence suçu kapsamında hak ihlalleri ile sınırlı oluyor. Dolayısıyla örgüt içi infazlardan farklı bir alanda çalışıyoruz. Böyle bir şiddet eylemini onaylamamız ya da yok saymamız mümkün olamaz. TİHV’in 1990 başlarında PKK tarafından gerçekleştirilen öğretmenlerin öldürülmesi eylemine yönelik bir açıklaması da bulunmaktadır ki sonrasında bu eylemler durmuştu.
– Aytekin Yılmaz, örgütlerin bazı üyelerini infaz etmeden onlara işkence yaptığını da söyledi. Örgüt işkencesi çalışmalarınız kapsamında mı?
Böyle bir başvuru gelirse gereğini yaparız. Ama işkence, İşkencenin Önlenmesine Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne göre de, devletin aktörleri, Roma statüsünde yapılan ekle de devlet olmamakla birlikte devlet benzeri iktidar grupları tarafından yapılan eylemler olarak tanımlanıyor. Biz işkenceler sonucu yaşanan ölümlerle ilgili de alternatif raporlar sunuyoruz. Ama bunlar bize yapılan başvurularla, verilerimiz üzerinden hazırlanıyor. İşkence uygulanan yerler ve uygulayanlar raporumuzda yer alıyor ve başvuranlarımızın aktarımlarına göre sınıflandırdığımızda elimizdeki veriler devletin güvenlik güçleri olarak karşımıza çıkıyor. Yaşam hakkı ihlallerine ilişkin veriler değerlendirilirken de farklı iddiaların olduğu durumlarda, somut veriler olmadığında şüpheli ölümler olarak tanımladığımız bir başlık altında yaşam hakkı ihlallerine yer veriyoruz.
(BM Sözleşmesi Madde 1: “İşkence” terimi, bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatiyle uygulanan fiziki veya manevi ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir. Bu yalnızca yasal müeyyidelerin uygulanmasından doğan, tabiatında olan veya arızi olarak husule gelen acı ve ızdırabı içermez.)
‘Bildiğim kadarıyla kimse örgüt şiddeti için kapımızı çalmadı’
– Örgüt şiddeti nedeniyle TİHV’nin kapısını çalan hiç olmadı mı?
Bildiğim kadarıyla kimse çalmadı. TİHV’e 24 yıl içinde 13 binin üzerinde başvuru oldu. Size bir kalemde bu kişilerin kimler tarafından işkenceye maruz bırakıldığını söyleyemem ama bu bilginin de yer aldığı raporları düzenli olarak yayımlıyoruz. Hatırladığım kadarıyla bunların hiçbirinde devlet dışında bir aktör yok.
– Sizce insan hakları kuruluşlarında örgütlerin infazlarına dair kayıtların olmaması bir eksiklik mi?
Çalışma alanı daha geniş ve şubeleri daha yaygın olduğu için İHD’de olabileceğini düşünüyorum.
‘Ne TİHV, ne İHD örgütlerin yaptıklarını deşifre etmekten kaçınır!’
– İHD Başkanı Öztürk Türkdoğan’ın aktardığına göre, İHD’de infazlara ilişkin özel bir kayıt yok. Aytekin Yılmaz, bu tavrı kapısını çaldığı insan hakları kuruluşlarının örgütlere yakın olmasıyla da açıklıyor. Bu yoruma sizin yanıtınız ne olur?
TİHV’e çok farklı aidiyetlerden insanlar başvurmaktadır ve bizler tüm başvuranlarımıza eşit mesafede hak ihlalinin oluşturduğu sağlık sorunlarının giderilmesi, bu insanlara bakım verilmesi için elimizden geleni yapmaktayız. Sağlık hizmetinin temelinde hiçbir koşulda ayrım yapmamak vardır. Elbette örgütlerin de zaman içinde düşmanına benzemesi ve cellâtlarına dönüşmeleri mümkündür. Böyle infaz iddialarının üzerine elbette gitmek gerekir. İHD de, TİHV de en baskıcı ve zorlu dönemlerde haklarında açılan davalarla, yöneltilen tehditlerle, saldırı ve İHD’nin birçok şube yöneticisinin katledilmesi ile karşılaşmış ancak hak ihlallerini belgelemekten, hak ihlallerine karşı mücadele etmekten kaçınmamıştır. Ne İHD’nin, ne TİHV’nin örgütlerin yaptıklarını deşifre etmekten kaçınması veya örtbas etmesi gibi bir yaklaşımı olamaz.
‘İşkence tanımını devlet aktörleri ile sınırlamak doğru’
– Kişisel fikriniz nedir, işkence kamu görevlilerin yaptıklarıyla sınırlandırılabilir mi? Yanıtınız evetse, iktidarın inşa edildiği diğer alanlardaki cezalandırmaları hangi kapsamda değerlendiriyorsunuz?
İşkence “yapmama, yapılmasını önleme, yapanları cezalandırma, işkence görenlerin zararını giderme” başlıklarında devletlerin sorumluluğunda bir suç olarak tanımlanmıştır. Devletler bu sorumluluğu ne yazık ki gerektiği gibi yerine getirmemekte ve her fırsatta yetkilerini kötüye kullanmakta ve sorumluluktan kaçmaktadır. Roma statüsü iktidar kullanma yetkisi ve gücü bulunan örgütleri de bu kapsama dâhil etmiştir.
İç hukuk metinlerinde eziyet, öldürme zaten bir suç olarak tanımlanmıştır. İşkence tanımını devlet aktörlerinin ötesine çıkartmak ve genişletmek, devletlerin yerine getirmedikleri sorumluluklarından kaçınmalarını, bu maddeyi daha da kullanılmaz hale getirmelerini kolaylaştıracak bir yaklaşımdır. Örgütlerin işkencelerini öne sürerek, ardına saklanacakları bir alan haline getirebilirler kolayca. Biz bu ülkede yıllardır cezasızlıkla mücadele ediyoruz. İşkence yapılan insanlara açılan memura mukavemet davalarıyla uğraşıyoruz. İşkence suçunun görünürlüğü daha çok yeni bu topraklarda zaten, biz işkence olduğunu söylediğimiz için yargılandığımız dönemlerden bugüne geldik.
Ne devletlerin, ne de örgütlerin uyguladığı şiddet ve katliamlar kabul edilemez ancak işkence tanımının devlet aktörleri ile sınırlı tanımını kişisel olarak doğru buluyorum çünkü devlet erkini elinde bulunduranların denetiminin çok daha güç bir mücadele alanı olduğunu düşünüyorum.
“Ben kendi anadilimi daha iyi konuşurum. Bu nedenle Kürtçe konuşmak en doğal hakkımdır.”
1988’de yargılandığı Askerî Mahkeme’de, mahkemenin “Resmî dil Türkçedir” uyarısına karşı; bu sözlerle korkusuzca itiraz eden Mehdi Zana’yı sonsuzluğa uğurladık...
Hayatı boyunca kimliğinden, dilinden ve mücadelesinden taviz vermeyen Mehdi Zana’nın anısı ve mücadelesi önünde saygıyla eğiliyoruz.
Ruhu şad, mekanı cennet olsun.