"Şimendifer gelsin de isterse sırtımdan geçsin" pervasızlığı kalkınma ve sanayileşme için feda edilmeyecek tabii, tarihi, sosyal hiç bir değer olmadığının en veciz ifadesidir.
6 Eylül 1955 günü saat 13:00’da Devlet Radyosu, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı düzenlendiğini duyurdu. Haber, İstanbul Ekspres gazetesinin olağan baskısının ardından çıkardığı özel baskıyla hızla bütün İstanbul’a yayıldı. Böylece, önceden hazırlanmış olduğu anlaşılan büyük saldırı dalgasını başlatacak kıvılcım çakılmış oldu.
Haberin kamuoyunda yarattığı infial üzerine Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin çağrısıyla Taksim Meydanı’nda bir protesto mitingi düzenlendi. Mitingin ardından bazı gruplar gayrimüslimlere ait dükkânların camlarını taşlamaya başladı. Kısa süre içinde sistemli bir yağma ve tahrip hareketine dönüşen saldırılar, rastgele toplanmış bir kalabalıktan çok organize birlikler tarafından gerçekleştiriliyordu.
Bu birlikler kabaca kışkırtıcılar, grupları yönlendiren önderler ve doğrudan tahribatı gerçekleştirenler olmak üzere üçe ayrılmıştı. İnsanları evlerine ve araçlarına Türk bayrağı asmaya, Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin rozetlerini takmaya zorluyorlardı. Saldırganların ellerinde muhtarlıklardan alındığı ileri sürülen adres listeleri bulunuyor ve farklı bölgelerde aynı tür tahrip araçları kullanılıyordu. Olayların İstanbul, İzmir ve Ankara’da hemen hemen aynı saatlerde başlaması da saldırıların örgütlü niteliğini ortaya koyuyordu.
Saldırılar sürerken güvenlik güçlerinin büyük ölçüde seyirci kalması dikkat çekti. Başlangıçta Rum azınlığı hedef alan şiddet, kısa sürede Ermeni ve Yahudilere de yöneldi. Bazı gayrimüslimler, işyerlerini koruyabilmek için tabelalarını Müslümanlara ait dükkânların tabelalarıyla değiştirmeye çalıştı. Ancak giderek kontrolden çıkan kalabalık, kimi zaman Türklerin işyerlerini de hedef aldı.
Bir muayenehanenin kapısındaki “Doçent Dr.” ibaresini Rumca bir isim sanan saldırganlar, içerideki her şeyi tahrip etti. Bazı Türkler ise dükkânlarının önünde Kur’an okuyarak Müslüman olduklarını kanıtlamaya ve işyerlerini yağmadan kurtarmaya çalıştı. CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’in elektrikli ev aletleri satan dükkânı da saldırılardan payını aldı. Göstericileri harekete geçiren şey, dükkânda asılı bulunan “Hoover” tabelasıydı. Fotoğrafçı Garbis Özatay’ın aktardığına göre Harbiye’deki “Yorgancı Ali” tabelasını “Yorgo” şeklinde okuyan bir grup da dükkânı tahrip etmişti. Bir süre sonra saldırganları yönlendiren temel dürtü, hedeflerin kimliğinden bağımsız bir yağma ve yıkım histerisine dönüşmüştü.
Komşularını, meslektaşlarını veya kiracılarını ihbar eden ve saldırganlara yardım eden Türkler bulunduğu gibi, Rum, Ermeni ve Yahudi komşularını korumak için büyük cesaret gösterenler de vardı. İstanbul’dan vapurla Burgazada’yı yağmalamaya gelen kalabalığın karşısına dikilen bir komiser, “İlk çıkanları vururum, dönün ulan!” diye bağırarak saldırganların adaya inmesini engelledi. Böylece Burgazada büyük bir tahribattan kurtuldu. Adadaki bazı Türkler de gayrimüslim komşularının ev ve işyerlerini korumak için nöbet tuttu. Büyükada’da ise taraftarlar, Fenerbahçeli futbolcu Lefter Küçükandonyadis’in evinin zarar görmemesi için yoğun çaba harcadı.
İstanbul’daki saldırılar özellikle gayrimüslim nüfusun yoğun olduğu Beyoğlu, Şişli, Kumkapı ve Sarıyer gibi semtlerde gerçekleşti. İzmir’de Yunanistan’ın Enternasyonal Fuarı’ndaki pavyonu ateşe verildi; bazı NATO subaylarının evleri tahrip edildi. Ankara’da, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde toplanan bir grup öğrenci Kurtuluş’tan Kızılay’a yürümek istedi; ancak olaylar büyük ölçüde protesto gösterileriyle sınırlı kaldı. İskenderun’da da bir kilise tahrip edildi.
Dönemin basını başlangıçta yaşananları millî bir tepki ve gurur vesilesi olarak sundu. Fakat yağmanın ve tahribatın boyutları ortaya çıkınca söylem hızla değişti. İktidarın yönlendirmesiyle hareket eden gazeteler, bu defa olayların sorumluluğunu “komünistlere” yüklemeye başladı. Böylece önce kışkırtılan ve meşrulaştırılan saldırılar, kamuoyundaki tepki büyüyünce bambaşka bir kesimin üzerine yıkılmaya çalışıldı.
@abdullahnaci Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefatı ardından oluşan boşlukta hazır partiye kondu desek daha doğru olacak. Yıllardır da onun hatırası için verilen oylarla varlığını sürdürüyor. BBP seçmeninden kaçta kaçı bilir genel başkanın ismini acaba?
Ali Haydar Haksal…
Yakın zamanda maalesef yüz yüze görüşme fırsatı pek olmadı. Bu da ayrı bir üzüntü kaynağı benim için.
Ara sıra telefonlaşırdık. Çoğunlukla da ben son yıllarda sıkça tekrarlanan tedavi süreçlerinde geçmiş olsun demek için arardım. Çektiği sıkıntılardan hiç şikayetçi olmaz, dua isterdi yalnızca.
Evladı gibi gördüğü Yedi İklim’e çok emek verdi, maddi ve manevi büyük fedakarlıklarla dergiyi ayakta tuttu. Burayı genç kuşaklar için bir edebiyat okulu haline getirmek için çabaladı. Ama hiç kimseye abilik taslamadı, edebiyat dünyasının dervişi gibi yaşadı.
İyi bilirdik.
Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. Ailesinin ve Yedi İklim camiasının başı sağ olsun.
"Muhafazakar Makyavelizm, sadece sistemi yaşatmak için değerleri araçsallaştırmakla kalmaz, doğal sonucu olarak değerleri çürütür."
~ Akif Emre
*
Akif Emre “muhafazakâr Makyavelizm” tabiriyle basitçe muhafazakâr siyasetçilerin pragmatik davranmasını kastetmedi.
Onun yaptığı daha kapsamlı bir ahlak ve iktidar eleştirisidir. Ona göre asıl tehlike, iktidarın korunmasının dinî ve ahlakî değerlerin korunmasıyla özdeşleştirilmesidir.
Bu özdeşlik kurulduğunda iktidara yönelik eleştiri dine, millete, devlete veya “büyük davaya” yönelik saldırı gibi gösterilir. Yanlışlar geçici zorunluluklarla açıklanır. İlkeler uygun zamana ertelenir. İktidarı kaybetme ihtimali, adaleti ihlal etmekten daha büyük bir felaket sayılır.
Eşime CLK Hukuk isimini kullanan bir numaradan SMS geldi, icra takibi yapılacak diye. Instagram vb. bir kanaldan alışveriş yapmış, ödeme yapmamışız. 2500 ₺ ödemek yerine 12.5000 ₺ ödemek istemiyorsak uzlaşmalıymışız. Asıl önemli olan elinde telefon no, adres de var.@TC_icisleri
@leventbasturk26 Sonuçta Brunson serbest kaldı ama süreç hiç de sorunsuz geçmedi. Yaklaşık 2 yıl süren tehdit ve yaptırımların doğurduğu ekonomik sıkıntıların etkisi hala sürüyor. Ama bunları hatırlamak kimsenin işine gelmiyor.
Yenisi yapılmadığı için "Dostum Trump"ı karşılamak için arşive müracaat ettik. Az gittik, uz gittik, gelip gelebileceğimiz yer:
"Amerika, Amerika
Türkler dünya durdukça
Beraberdir seninle
Hürriyet savaşında"https://t.co/g5dhwNjMKr
As an opponent of the Erdoğan regime, I consider it my duty to tell the genocidal, baby-killing Zionist Entity to its face that its raising of human rights violations in Turkey serves to legitimize the current regime’s policy of repression.
Almost all of the people detained in connection with the NATO summit in Turkey are opponents of the genocidal Zionist Entity. Many of them were targeted precisely because they took part in actions/demonstations demanding that the government impose boycott, divestment, and sanctions against the Zionist Entity. One of the main reasons they protested the NATO summit is that they see NATO as an accomplice in the genocide being committed in Gaza.
The genocidal Zionist butchers should know very well that every criticism made by Zionists against the authoritarian regime in Turkey cloaks this regime in a guise of legitimacy.
Gazze'de yaşanan soykırıma karşı vicdanın sesi olan Direniş Çadırı Platformu'nun yöneticileri ve üyelerinin, NATO zirvesi bahanesiyle gözaltına alınmaları kabul edilemez.
Farklı düşünceler suç değildir. Şiddete başvurulmadığı sürece, protesto hakkı da, ifade özgürlüğü de anayasal güvence altındadır.
Mevcut Anayasa’daki en temel
protesto hakkına tahammül edemeyenlerin, milletimize “Özgürlükçü yeni bir Anayasa" vaadinde bulunmaları en hafif tabirle samimiyetsizliktir.
Bu hukuksuz gözaltılara derhal son verilmeli, aralarında Mavi Marmara gazilerinin de bulunduğu aktivistler serbest bırakılmalıdır.
Türkiye’de NATO üyeliği yalnızca askerî ve diplomatik bir tercih olarak olarak görülmedi. Soğuk Savaş boyunca muhafazakâr-sağ siyasetin ideolojik dünyasını şekillendiren bir aidiyet zemini olarak da bir işleve sahip oldu. Türkiye, Sovyetler Birliği karşısında ABD öncülüğündeki Batı İttifakı’na yönelirken bu tercih “Hür dünya”, “demokrasi cephesi”, “komünizme karşı mücadele”, “dinsizliğe karşı iman savunusu” ve “millî beka” gibi kavramlarla sağcı muhafazakâr mukaddesatçı çevrelerce meşrulaştırıldı.
Böylece NATO, sağ-muhafazakâr mukaddesatçı kesimlerce çoğu zaman “Allahsız komünizm” korkusu ve devletin bekası gibi gerekçelerle içselleştirildi.
1945 sonrası çok partili hayata geçişle birlikte dinin kamusal görünürlüğü arttı. CHP döneminde başlayan kontrollü dinî açılımlar, Demokrat Parti döneminde Arapça ezan yasağının kaldırılması, imam hatip okulları, Kur’an kursları ve din dersleriyle genişledi. Aynı DP, Türkiye’yi NATO’ya taşıyan iktidardı. Bu nedenle muhafazakâr seçmen nezdinde Batı İttifakına aidiyet ile dinî serbestleşme birbirinin tamamlayıcısı olarak görüldü ve bu bağlamda Batı ittifak sisteminin içinde olunma onaylandı. Bunu meşru göstermek için ehli kitap ile İslam'ın ittifakı gibi açıklamalar bile üretildi.
Daha NATO kurulmadan önce, Kore Savaşı bu rızayı üretmenin dinî seferberlik sahnesi oldu. Savaş, “hak ile batılın mücadelesi”, “şehitlik”, “gazilik” ve “Allah yolunda mücadele” diliyle anlatıldı. Ahmet Hamdi Akseki’nin Kore’yi “ehli kitap ile kitapsızların” mücadelesi olarak tanımlaması, Batı ile ittifakı dinî bir çerçeveye oturttu.
Diyanet hutbeleri, sağ basın, Komünizmle Mücadele Dernekleri, MTTB, cemaatler, çeşitli tarikat çevreleri, İlim Yayma Cemiyeti, Aydınlar Ocağı ve Türk-İslam sentezi bu meşruiyetin taşıyıcıları oldu. Necip Fazıl Kısakürek’in “Moskof” imgesi, komünizmi Türk-İslam varlığına yönelmiş tarihsel bir tehdit olarak kodladı.
Bu kısır döngüden İslâmî çevrelerin bir kısmı 1960'ların sonuna doğru çıkabildi. Milli Görüş çizgisi NATO’yu Amerikan hegemonyasının aracı olarak eleştirdi; fakat bu eleştiri ana akım muhafazakâr rızayı tümüyle ortadan kaldırmadı.
Bugün bir İslâmî girişim olma iddiasındaki bir zümrenin yapmış olduğu NATO açıklaması, Soğuk Savaş döneminde Menderes ve DP vasıtasıyla üretilmiş rızanın AKP ve Erdoğan yönetimi ile yenilenerek sürdüğünü göstermektedir.
@leventbasturk26 "Yok aslında birbimizden farkımız, ama biz muhafazakar demokratlarız. Biz de hürmette kusur etmeyiz, lakin dozunu ayarlar, geçmişteki kadar ayağa düşürmeyiz.
Bir de, olur ya çatlak ses çıkar endişesiyle ses çıkartma potansiyeli olanları derdest ederiz. "
@cemilebayraktr Kemal Bey'in CHP'nin dönüşümüne katkısı yadsınamaz.Adaylık ısrarına katlandık.Ama,malûm şahısla seçim sonucunu etkilemeyeceği aşikar protokolü kamuoyundan, ortaklarından, hatta yakın arkadaşlarından bile habersiz imzalayıp, muhatabı açıklayınca inkar ettiği gün kendini bitirdi.
@leventbasturk26 Bir aşr-ı şerif, iki fotoşop... Gelsin oylar. Abraham Anlaşması'nı bile imzalasalar mutlaka bir bahane uydururlar. Malum kitle de cansiperâne savunur.