"Buffet’ın vurguladığı çok önemli bir ayrıntı daha var: Herkesin dans ettiği o salondaki saatlerin akrebi ve yelkovanı yoktur."
Akrep ve yelkovan düzenleme ve denetimi temsil ediyor (alegori)
https://t.co/A1PUpIL4D5
Yapay zeka UYAP’da değil, esas dava ve karar süreçlerinde gerekli.
Dava dosyalarını yapay zeka/robot bilirkişiler ve hakimler inceleyip karar vermeli.
Kararlar itiraz yoluyla İstinaf mahkemelerine gittiğinde yine yapay zeka hakimler inceleyip karar vermeli.
Böylece, evrakı tamamlanmış dava dosyalarının günler içinde karara bağlanması mümkün olur.
TEKNOFEST MAVİ VATAN'DA GÖRKEMLİ GÖSTERİ
eniz Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Sualtı Taarruz (SAT) ve Sualtı Savunma (SAS) komandolarının TEKNOFEST Mavi Vatan'da düzenledikleri gösteriler, katılımcılara heyecan dolu anlar yaşattı
Video: AA
Merhum Sezai Karakoç'un 1989 yılında kaleme aldığı "Gündem: İran" başlıklı yazısı:
“Humeyni'nin ölümü ile İran'da rejimi çökertme faaliyetlerinin hızlanacağı ve bunun Batı'dan yönetileceği muhakkaktır. Ama başarılı olacaklar mıdır? En azından, kısa vadede hayır. İran'da rejim büyük bir sınav verecektir, Sembol halinde görülmesine rağmen, tüm rejimi, Humeyni'nin eseri kabul etmek mümkün değildir. Her yaşta, meslekte ve eğitimde, adeta bir nesil, İran devrimini gerçekleştirdi. Bunun hemeninden yıkılacağını sanmak, olup bitenleri hiç anlamamak demektir.
İran, gerçekte, Fransız Büyük İhtilalini yaşadı devrimiyle. Bizde, 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet ile, iki kademe halinde bu ihtilalin yaşanması gibi (27 Mayıs ihtilali de, şuuraltında kalan son kalıntılarının patlamasıdır denebilir). Ancak, bir fark var. Bizde, ihtilali dine karşıt olanlar yaptı. İran’daysa devrim, din adına yapıldı. Şahı devirmek için, komünisti, sosyalisti, kapitalisti ile tüm aydınlar, din adına hare ket edenleri desteklediler. Herhalde her bir akım, sonunda egemenliği ele geçireceğine inanıyordu. Dini teşkilat, bu yardımları kabul etti. Zaten öyle olmasaydı, Humeyni’nin Fransa'dan ihtilali yönetmesi mümkün olamazdı. Bizde, askerler devreye sokulduğu halde, Iran'da aydınlar ve halk devrimi yaptı; başarıya ulaşınca da, yüksek rütbeli subaylardan birçoğu da kurşuna dizildi.
Sathi bir bakışla, beklenirdi ki, Şahı bir asker devirsin. Ama öyle olmadı. Şahın son anda tasfiye etmek istediği Din teşkilatı yaptı. Din adamları tehlikeyi sezip Şah'tan önce davrandılar. Tabii ki, dediğimiz gibi, din adamlarının tek başlarına, hatta halkla birlikte böyle bir ihtilali gerçekleştirmeleri İmkansızdı. Çoğu Batı'da eğitim görmüş, belki farklı düşüncelere sahip bir kadro, ayetullahların gölgesinde yaptı ihtilali. Sonra din adamları ve onların aydın kadrosu halkla bütünleşerek solcu ve batıcı aydınları bir an için tesirsiz bıraktı. Ancak onların tam tasfiye olduklarını sanmak da yanıltıcı olur. Onlar içerde ve dışarda fırsat beklemektedirler. Zaten. edebiyat, öyle anlaşılıyor ki, daha çok solcuların elinde. Devrim terminolojisi, daha çok sol ifadeli.
Humeyni'ye bağlı aydınlar kadrosu, önümüzde ki zaman parçasında büyük bir imtihan verecektir. Ya devrimi yerleştirme ve yerlileştirme başarısını gösterecekler, ya da bir anarşi ve kaosa teslim edecekler ülkelerini.
*
Şah neden devrildi? diye sorulacak sorunun cevabı, demin ipucunu verdiğimiz düşüncede yatıyor. 200 yıldır tüm İslâm ülkelerine olduğu gibi, İran'a da ihrac edilmek istenen devrimin, her sefer, şahlar tarafından başarısızlığa ya da ertelemeye uğratılmasına rağmen, bir gün mutlaka gerçekleşeceği bel-liydi. İşte beklenen ve adeta mukadder olan o ihtilal, şahın zamanında oldu. Şah niçin önleyemedi ih-tilali? Çünkü hep yanlış hareket etti. Belki de, onu, Batı ve Amerika yanılttı. Anlaşılıyor ki, tam bir ba tıcı tip olduğu halde, Bağdat Paktına girmesi, sürekli silahlanıp hava gücünü modernize ederek, Körfez ülkelerini işgal hevesini taşıması, İngilizlerin boşalttığı bu petrol bölgesini Amerikalılar kendi nüfuz bölgelerine almak isterken onlarla en azından ortaklığa niyetlenmesi, onu Amerika ve Batının gözünden düşürdü. Dışı kapitalist Batı tipi. İçi hala eski Iran olan bir devlet görünümündeydi Şah'ın devleti. Fransız Büyük İhtilali yaşanmamıştı orda. Bu ise Batı'nın bir kompleksidir. Batı her yere Fransız ihtilalini taşımak ister. Aynı ihtilal, Rusya ve Çin'de komünist ihtilali olarak gerçekleşti, Şah böyle bir tehlikeyi görecek düşünce ihatasından mahrumdu. Şah içerde büyük bir hata işleyip çok partili düzeni, az çok demokratik olan düzeni yıktı. Tek partili sisteme döndü. Sorumlulukları parti başkanlarına bırakıp kendisi biraz üst planda durması gerekirken, demokrasiyi yıkması, tüm sorumlulukları üstlenmesi anlamına geldi ve hedef kendisi oldu. Amerika'da korkunç bir serveti bankaya yatırması da bu ihtilalde Amerika'nın onu harcaması için sebeplerden biri olabilir. Nitekim Şah devrilince, Amerika yeni rejimle çatışıp o korkunç serveti dondurdu. Yani Iran'a vermedi. Bir nevi el koymuş oldu ona.
Zamanın değişmesiyle daha çok halka yaklaşması ve halkı daha çok yönetime sokması gerekirken, tam tersine zaten ötedenberi alabildiğine otoriter olan yönetimi büsbütün sertleştiren, partileri kapatıp tek parti kuran, Tanrıdan kendisine ilham geldiğini iddia eden, gurura saplanan, babası çavuşluktan gelmiş ve hanedanın silsilesi sadece iki şahtan ibaret iken kendisini 2500 sene evvelki efsanevi şah Kuruş'a bağlayan, Iran Imparatorluğu'nun 2500 üncü yılını imparator olarak kutlamaya kalkışan, tö ren için Iran dağ ve bağlarında çiçek yokmuş gibi Paris'ten uçakla çiçek getirten, kısacası halkla hiç bir diyalog kuramayıp ona ters düşen Şah, bütün bu görünüş ve davranışlarla ihtilalcilerin ekmeğine yağ sürdü. Onu kolayca devirmeyi becerdiler.
Acaba, şah, son anda bile, ihtilal arefesinde yapılan, bir milyon kişinin katıldığı Kerbela törenlerine, cesaret gösterip de, yalınayak başaçık, halkın başında katılsaydı aynı kolaylıkla ihtilal yapılabilecek miydi? Oysa, Şah tam tersine, her zamanki sarayını da bırakıp başka bir izbe saraya kaçmıştı.
İranlılar, yani acemler, meşhur olduğu üzere, mübalağacı bir zihniyete sahiptirler. Bir yanıyla Fransız İhtilalinin özgürlük düşüncesini, yani hükümdar önünde kişinin de bir hakkı olduğu düşüncesini getiren, bir yanıyla da İran'da şiiliğin din teşkilatının nefs müdafaası sebebiyle devlete el koyması olan, gerçekte İran milliyetçiliğine dayalı devletin yeni bir biçimlenmesi gibi görünen 1979 devrimini, evrensel İslâm devrimi gibi göstermek, yine İranlılara mahsus bir mübalağadan, çağa da uygun dışa yönelik bir propagandadan başka bir şey değildir. Anayasaları Caferi mezhebini resmî mezhep kabul eder. Pratikte de tüm düzen şiiliğe dayanır. Devletin adı İslâm Devleti değil, İran İslam Cumhuriyeti, devrimin adı İslâm Devrimi değil, Iran Islâm Devrimi'dir. İranlılar zaten tarih sahnesine çıktılar çıkalı, dünyayı ikiye ayırırlar: İranlılar ve başkaları. Yüksek dağlarla çevrili bir düzlük olan coğrafyaları, bir parça, bu mizacın ruh yapısını oluşturan şartların başında gelir denebilir. Ama tekniğin bu kadar ilerlediği ve coğrafyaların küçüldüğü bu devirde, artık biraz bu şartların dışına ve üstüne çıkmak lazımdır. Halâ eski alışkanlıklarla, mahalliliğin, kendine dönüklüğün esiri, mahkûmu olmamalı. Bin dört yüz yıldır, İslâm, Müslümanların kardeşliğini ve birliğini haykırıyor. Yorum farklılıklarından dolayı Müslümanlar birbirlerine düşman olmamalıdır. Osmanlı - İran karşıtlığı tarihte kalmıştır ve kalmalıdır. Onlar, belki dünya hâkimiyeti için çarpıştılar. Ama bugün gerek İran, gerek Türkiye, düşmanlarının büyük tehdidi altında olduklarından, birleşmek ve dayanışmak zorundadırlar. Yoksa düşmanları, ilkin, onları dünyada yapayalnız bırakıp sonra parçalamak istemektedirler. Bugün bir protokol meselesi olan bayrağı yarıya indirmeyi bile çok görenler, işte bu dayanışmayı sabote etmek isteyenlerdir.
*
İran devrimi, çok kanlı geçti. Kan dökülmeden İslâm düzenine geçilmesini gönül arzu ederdi. Fakat İran mizacı bunda da kendini gösterdi. Önce ihtilal, sonra savaş çok pahalıya mal oldu İran halkına, İran halkı çok ıstırap çekti. Savaşı çıkartmanın sorumlusu şüphesiz Irak'tır. Ama İran'ın da, hemen savaşa atılmadığını, önlemeye çalıştığını, sulh çözümü aradığını söylemek mümkün değildir. Ve yine gönül istiyor ki, hiç olmazsa bundan sonra, Iran halkı ıstırap çekmesin, huzur yüzü görsün. Bazı evlatlarının iç savaş, düşmanlarının da istila savaşı arzuları bir sonuç vermesin.
Ve yine gönül istiyor ki, İran bundan böyle, daha geniş bir İslâm anlayışıyla, gerçekten bir İslâm devrimi yapmak için uzun vadeli bir planla işe girişsin. Kültüre önem versin. İslâm edebiyatını ve düşüncesini geçmiş köklerine inerek diriltsin. Hafız, Nizami, Sadi, Attar ve nice değerleri bir kalemde çizip atmasın. Hatta bunları, ingiliz, fransız, alman dillerine çevirtip oralarda en güzel baskılarla yayınlatsın. Bunun için paraya acımasın. En güçlü alman, fransız, ingiliz, arap şairlerine mümkünse bu çevirileri yaptırsın. Kültürün silahtan daha etkili olduğunu bilsin. Ve Batıyı içten fethetmek için bu ağır topları harekete geçirsin. Yalnız bunları mı? Asıl büyük topları da elbet. Gazali, Muhyiddin-i Arabî, Mevlâna v.b. sayısız büyüğümüzü.
Tabii ki biz asıl Türkiye'nin, memleketimizin aklını başına toplamasını ve İslâmı, en parlak güneşten daha parlak olan imamları, bilginleri, velileri ve şairleriyle dışarıya tanıtmasını istiyoruz. Yeni bir aydın kadro yetişecek ve inşallah, Türkiye'yi bu gerçek ideal düzeyine çıkaracaktır. Sonra, arabıyla, iranlısıyla, hintlisi ve afrikalısıyla bir araya gelip İslâm medeniyetinin yeniden dirilişi dönemine ayak basacağız. “ (Sezai Karakoç, Diriliş dergisi, 9 Haziran 1989, Sayı: 47)
Son dönemde araç plakalarına ilişkin uygulamalar hakkında kamuoyunda çeşitli sorular ve bilgi kirliliği oluştuğu görülmektedir.
Türkiye’de kullanılmakta olan standart plakalar, Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu (TŞOF) tarafından basılan ve üzerinde mühür ile birlikte diğer güvenlik özellikleri bulunan plakalar olup herhangi bir değişim zorunluluğu bulunmamaktadır.
Ancak aşağıdaki durumlarda plaka değişimi veya yeniden basımı gerekmektedir:
1. APP (Standart dışı) plaka kullanımı
Standart ölçülere uygun olmayan, üzerinde mühür ve diğer güvenlik özellikleri bulunmayan ve mevzuata aykırı şekilde basılmış APP plakaların kullanımı yasaktır. Bu durumda araç sahiplerinin;
•Polis veya Jandarma birimlerine başvurarak kayıp/tespit işlemi yaptırması,
•Noter aracılığıyla yeni plaka başvurusunda bulunması,
•TŞOF tarafından yetkilendirilen birimlerde plakalarını bastırmaları gerekmektedir.
2. TŞOF mühürlü plakaların nitelik ve ölçüleri değiştirilmiş olması durumunda
Araç sahipleri;
•Noterden plaka basım talep belgesi alarak,
•TŞOF yetkili plaka basım noktalarında aynı plakanın yeniden basımını yaptırabilmektedir.
Standart dışı plaka kullanımının tespiti halinde idari para cezası uygulanmakta olup araçlar plakaları uygun hale getirilene kadar trafikten men edilebilmektedir.
Standart dışı plaka takılı araçlara yönelik denetimler 1 Nisan 2026 tarihine kadar rehberlik ve bilgilendirme amaçlı yapılacak olup vatandaşlarımızın herhangi bir mağduriyet yaşamamaları için araçlarında yalnızca mevzuata uygun, TŞOF mühürlü standart plakaları kullanmaları önemle hatırlatılmaktadır.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Bir öğrenci öğretmenini öldürdü…
Ailenin, toplumun, bireyin çözemediği sorunların faturasını öğretmenler ödüyor. Şiddet, yoksulluk, aile çöküşü, bunların hepsi okul kapısından içeri giriyor ve öğretmenin derdi oluyor. Ve utanmadan iki aylık yaz tatilini onlara çok görüyoruz. Bu işin içinde olanlar, onlarca öğrencinin önünde tek başına duranlar bilir. Bu meslek sevgi ile yapılır, ama sevgi kurşun geçirmez yelek değildir.
Fatma Nur Çelik’e Allah’tan rahmet, ailesine ve tüm öğretmenlere baş sağlığı diliyorum. 🖤
Öğretmenine sahip çıkmayan ülke geleceğine sahip çıkamaz.
⭕️ TARLA ALIRKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER
(Çoğu kişi bunları bilmiyor)
Bilmeniz gereken temel noktalar👇
1️⃣ 5.000 m²’den küçük tarlalara yasal olarak ev yapılamaz.
2️⃣ Tarla 5.000 m²’den büyük olsa bile, kadastral yolu yoksa yine ev yapılamaz.
3️⃣ Yapacağınız evin metrekare alanı, tarlanın büyüklüğüne ek olarak hesaplanır.
Örneğin 100 m² ev için tarlanın en az 5.100 m² olması gerekir.
4️⃣ Tarım İl Müdürlüğü tarafından ova sınırları içinde kalan arazilerde, 5.000 m² şartı sağlansa bile yapı izni verilmez.
5️⃣ DSİ tarafından sulama kanalı, gölet vb. bulunan sulanabilir tarım arazilerinde ev yapılamaz.
6️⃣ Sit alanı içinde kalan tarlalarda yapı yapılması yasaktır.
7️⃣ Hobi bahçesi ve kooperatif alanlarında yapılan evler size ait sayılmaz.
Ortak borca girersiniz ama ev üzerinde tek başınıza hak iddia edemezsiniz.
8️⃣ Konteyner, prefabrik veya bungalov için özel bir izin yoktur.
Ruhsatı olmayan her yapı kaçak sayılır.
9️⃣ “Belediye bir şey demiyor” sözüne güvenmeyin.
Belediye yıkar, ceza keser; gerekirse adli süreç başlatılır.
Yıkım yapılmasa bile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı devreye girer.
🔟 Elektrik veya su aboneliği olması, yapının yasal olduğu anlamına gelmez.
Yıkılan birçok kaçak yapıda abonelik vardı.
1️⃣1️⃣ Yapı kayıt belgesi, yapıyı tam anlamıyla güvenceye almaz.
Ruhsatsız yapılar her zaman risk altındadır.
1️⃣2️⃣ “Sondaj vururuz, su çıkar” diyenlere dikkat edin.
Sondaj büyük ölçüde yasak ve ciddi para cezaları vardır.
1️⃣3️⃣ Elektrik ve su için başvuru yapılmış olması,
o hizmetlerin mutlaka geleceği anlamına gelmez.
1️⃣4️⃣ Tarlanın etrafını çevirmeniz, duvar örmeniz veya tel çekmeniz
orayı arsa yapmaz.
1️⃣5️⃣ İlanlarda tarlaya “arsa” yazan çoktur. Ama gerçek arsa satıcısı, arsayı “tarla” diye ilan etmez.
Köy içi yerleşik alanlar bu konuda istisnadır; mutlaka belediyeden teyit alın.
1️⃣6️⃣ Köy ve kırsal mahallelerde ifraz için, parselin kadastro yoluna cepheli olması ve ölçü şartlarını sağlaması gerekir.
📌 Unutmayın:
Sözle verilen vaat değil,
belediyeden alınan yazılı bilgi geçerlidir.
📍 Arsa alırken bir hata, yılların birikimini boşa çıkarabilir.
Kaydedin, paylaşın, alan herkes bilsin.
#konut
SUMUD GEMİLERİ: UMUD MELTEMLERİ
Filomuz iki gündür Akdeniz sularında yavaş yavaş ilerliyor… Ancak rüzgârlar sanki her zamankinden farklı ve anlamlı esiyor.
Rüzgâr, sadece dalgaları değil, *umutları da dünyaya yayıyor.*
Sumud Filomuz şu an Akdeniz’in içinde bir yerde demirlemiş durumda. Ama burası bir bekleyiş değil; *bir kavuşma anının hemen öncesi gibi…*
Sanki herkes içten içe biliyor: *Bu yolculuk; bir varış hikâyesi, bir vicdan yürüyüşüdür.*
Gün boyunca onlarca kişiyle konuştum. Farklı diller, farklı milletler, farklı hayatlar… Ama hepsinin kalbi aynı yere yönelmiş: *Gazze*.
Bu filodakilerin çoğu geri dönüş planı yapmıyor. “Nasıl döneceğiz?” demiyorlar. Tam aksine, dillerinde sadece tek bir cümle var: *“Nasıl kavuşacağız?”*
Kimi doktor, kimi gazeteci, kimi öğretmen, kimi aktivist… Kimisinin yaşı genç, kimisinin omzunda yılların yükü var. Ama hepsi bir noktada buluşuyor: *Gazze’ye ve Gazzelilere kavuşmak.*
Sanki her biri yıllardır görmediği kardeşine, çocuğuna, sevdiklerine gidiyor… Bu yüzden buradaki hava, bir sefere çıkıştan çok, bir vuslat hazırlığını andırıyor gibi… Gözlerde korku yok, endişe yok. “Ya başaramazsak?” sorusu bile yok. Çünkü bu filo, başarının adını varmakla değil, yola çıkmakla koymuş.
Sumud Filosu’nun demirlediği bu yer artık sadece bir konum değil; bir vicdan durağıdır. Gemilere yüklenen sadece yardım değil; asıl yüklenen azık, umuttur. Her paketin içinde bir çocuğun yüzünü güldürecek bir parça umut, her yürekte bir annenin gözyaşını dindirecek bir damla merhamet var.
Burada sessizlik bile bir şey söylüyor:
*“Biz buradayız ve sizinleyiz.”*
*Geri dönmek mi?* Bu şimdilerde konuşulan bir gündem değil… Normalde böyle yolculuklara çıkarken insanlar geri dönüş planları yapar; uçak bileti, vize, tarih… Ama burada böyle bir gündem yok. Bu insanların gündeminde sadece *kavuşmak var; kavuşmak ve hasret gidermek…*
Bazıları açıkça söylüyor:
•“Eğer Gazze’ye ulaşabilirsem, o izzet toprağını öpeceğim…”
•“Eğer kavuşabilirsem, o çocukların ellerini ve ayaklarını öper, geç kaldığımız için bizi affedin, diyeceğim.”
•“Eğer kavuşabilirsem, birine sarılır, dakikalarca ağlarım!”
Bu sözleri duyunca insanın içi titriyor ve bu filonun *bir yardım filosu değil, bir umut ve hasret filosu* olduğunu daha derin kavrıyoruz…
Filomuz yola çıktığında belki bir grup insanı ve biraz yardım malzemesi taşıyordu. Ama bugün, çok daha fazlasını taşıyor: Mazlumların duasını, yeryüzünün vicdanını, susanların yerine konuşanların cesaretini…
Sumud, sadece Gazze’ye değil, insanlığın kalbine doğru yelken açıyor. Çünkü bu yolculuk *coğrafi değil, adâlet yolculuğudur.*
Gün gelecek, belki bu filo tarih kitaplarına girecek. Ama inanıyoruz ki, kitaplara girmeden önce *insanlığın kalbinde yer alacak.* Çünkü bu filo, bütün umutların tükendiği bir anda, hâlâ yeryüzünde umudun var olduğunu gösterdi.
Ve unutmayalım:
Kavuşmak, bazen kazanmaktan daha büyük bir zaferdir.
Yola çıkmak ve yolda kalmak, daha büyük bir kazançtır…
KKM'nin bitmesi ne bir başarı ne de bir dönemin bitişidir.
Adını açıkça koyalım:
KKM, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Nas inadı ve hatalarıyla başlayıp, Nurettin Nebati'nin liyakatsizliği ile devam eden, dönemin Merkez Bankası yönetiminin işbirliğiyle korkunç bir kara deliğe dönüşmüş olan dev bir hatadır.
Maliyeti sadece 60 milyar dolarla sınırlı değildir. Bugün hala devam eden enflasyon ve sosyal çürümenin ana sebebi bu uygulamalar olmuştur.
Dünyanın en yüksek reel faizini ödeyen birkaç ülkeden biri olma pahasına KKM’yi bitirmiş olmayı başarı olarak göremeyiz.
KKM’nin çıkmasına neden olan koşullar büyük ölçüde devam ediyor. Kapsamlı ve kendi içinde tutarlı bir ekonomik program uygulanmadan KKM biter başka bir şey başlar, servet transferi devam eder.
10 yaşındaki kızım bir buçuk ay boyunca okuldan her geldiğinde “Anne, adını bile anmak istemediğim malum şahıstan haber var mı” diye sordu. Televizyonda görünce iki kız kardeş birbirlerine sarılıp ağladılar.
Temize çıkmak isteyen, öncelikle buraya baksın.
…
Söylemek istediğim o kadar çok şey var ki yazmakla tükenmez.
MHP suçtan zarar gördüyse bunun müsebbibi Ülkücü maskesi ardına saklanıp Ülkücü Hareket’in bütün kutsallarını ayaklar altına alarak Sinan Ateş’i katlettirenlerdir.
MHP tarafından tahsis edilen makam aracıyla tetikçininAnkara’dan İstanbul’a kaçırılması planını yapanlardır.
MHP, bu cinayetin önünde arkasında her kim varsa ortaya çıkması için en az bizim kadar çaba göstermeden kamu vicdanında beraat edemez.
Bugüne dek hiç kimse MHP’nin kurumsal kimliğini suçlamadı. Tam aksine MHP’li yöneticiler eylem ve söylemleriyle bütün gözleri üzerlerine çekmeyi başardı.
Bu sebeple MHP; evladını ve eşini kaybetmiş bir anneyle, kocası katledilmiş bir kadınla, babasız kalmış iki yetimle uğraşmayı bir an önce bırakmalı.
Kamu vicdanında mahkûm olduğu gerçeğini unutmadan, “Bize operasyon çekiyorlar” tezinden vazgeçmeli,
“Helalleşmeyeceğiz, hesaplaşacağız!” söylemini bir an önce terk etmeli,
Ve bu suça karışan her kim varsa yargı önüne çıkarılması için bütün gücünü kullanmalıdır.
Çünkü Sinan’ın evinin fotoğrafını çeken de katledilmeden önce ofisinin önüne araçla giden de
İki yıl boyunca sosyal medya üzerinden sistemli bir karalama kampanyası yürüten de belli.
Whatsapp üzerinden kurduğu iletişim ağı ile Sinan hakkında bilgi toplayan da
Sinan’ın arkadaşlarına elçi yollayan da
Sinan katledilmeden birkaç dakika önce X üzerinden tehdit mesajları atan da belli.
Gözaltına alınan, soruşturma geçiren, dün ve bugün yargılanan her kim varsa kiminle, nereyle ilişkili olduğu apaçık ortada.
Hesapsa bunlarla görülsün.
Katılma talebinin bir bölümünde “… davaya konu olayla ilgili ilk andan itibaren ‘olayı tüm açıklığıyla bildiğini, failleri tespit ettiğini, cinayetin siyasi cinayet olduğunu’ ifade ederek Milliyetçi Hareket Partisi ve kadrolarını itham eden, yargılayan tüm isimlerin mahkeme huzurunda beyanları alınmalıdır.” şeklinde ifadelere yer vermişler.
Sinan’ın her şeyini bilen en yakın arkadaşlarının ifadeleri iddianamede yer almamış, mahkeme heyeti tarafından hiçbiri dinlenmemişti.
Eğer MHP’nin bu talebi haklı bulunursa onlar da dinlenecek mi, kovuşturma genişleyecek mi, üzeri örtülen soruşturma dosyası yeni tanık beyanlarıyla yeniden gündeme gelecek mi?
Yargılama sırasında Saniye Anne’nin, Selma Abla’nın ve benim, Sinan’dan dinleyip dile getirdiğimiz gerçekler yok sayılmış, kovuşturma bu yönde genişletilmemişti.
Genişletilecek mi?
Son olarak bugüne dek bu siyasi cinayetle ilgili tek kelime etmeyen; susan, korkan, korkutulan, sindirilen bütün Ülkücülere sesleniyorum:
Sinan’ı bir Cuma namazı sonrası katlettirip tetikçiyi Ülkü Ocakları Genel Başkanı’nın tahsisli aracıyla kaçırdılar.
Sinan’ı bir Cuma namazı sonrası katlettirip tetikçiyi Ülkü Ocakları Genel Başkanı’nın tahsisli aracıyla kaçırdılar.
Sinan’ı bir Cuma namazı sonrası katlettirip tetikçiyi Ülkü Ocakları Genel Başkanı’nın tahsisli aracıyla kaçırdılar.
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.
Adalet arayan, elini göğe açsın.
"Dünyanın hiçbir yerinde birinci sınıf kalitede insanlar siyasete girmez oldu. Yirmi birinci yüzyılın yirminci yüzyıla göre belki de en önemli farkı ve zayıflığı buradan kaynaklanıyor. Daha düşük kültür ve yetişme düzeyinde ki kişilerin siyasete girip yükselmesi, kendilerine benzer bürokrat ve teknisyenlerle çalışmaları sonucunu getirdi. Çoğu siyasetçi kendisinden daha parlak bürokrat ve teknisyenle çalışmak istemiyor. Bu genel eğilimin sonucu olarak en parlak öğrenciler, mezun olduklarında özel kesimi tercih etmeye ve kamu görevine yönelmemeye başladılar. Bu gelişme her tarafta kamu yönetiminin yeteneksiz kişilerin elinde kalmasına ve bunların da popülizme yönelmesine yol açtı. Popülizm her yerde yükselen değer haline geldi. Kamu yönetimini üstlenen siyasetçiler kadar bürokratlar da fedakârlık kelimesini duymak istemiyor."
https://t.co/7leCIoMU0g