Fibonacci dizisi, her sayının bir öncekiyle toplanmasıyla oluşur. Bir öncekiyle bölündükçe de altın orana yaklaşılır. Doğa, sanat, mimaride bunlarla karşılaşırız; malum.
Bonacci oğlu Leonardo (= Fibonacci) bunu 1202 yılında "Liber abaci" isimli kitabında şöyle ifade etmiş:
İnsanlara 1 ila 10 arasında bir sayı seçmelerini isterseniz genelde 7 seçerler. 1 seçmezler, 10 seçmezler. O sayılar yüksek sesle söylenmiştir.
Birden zihinlerinde saymaya başlarlar. Genelde ona yaklaşırken onları cevap vermeye zorlarsanız, mesela dokunursunuz, o zaman bir asal sayı olan 7'i seçerler. 10'a yakın bir sayı. Güzel bir sayı. İçleri rahat eder.
Bu sebepten insanlar iyi bir rastgele sayı üreteci değildir. Bir takım "meyilleri" vardır.
LLM'ler daha da kötü. Bu eğilimi (bias) alıp onu bir davranış kalıbı haline getiriyorlar.
Bence burada Çinlilerin sosyal bilimlere bakışı da önemli. Batı sosyal bilimlerinin arkasında hümanizm var ve insan hakları, sosyal adalet gibi kavramlara dayanan güçlü bir gelenek var. Çin’de ise devlet-toplum ilişkisine bakış daha farklı; devlet baba anlayışı daha güçlü ve başarı daha çok verimlilik, kalkınma ve yoksullukla mücadele üzerinden okunuyor.
O yüzden sosyal bilimlerde de büyük teorik tartışmalardan çok, bu çalışma hangi somut probleme çözüm buluyor? sorusu öne çıkıyor. Ülkenin mühendislik ve pozitif bilim ağırlığı da burada kendini gösteriyor; bazı sosyoloji kamu yönetimi doktoralarinda dahi mühendislik veya mimarlık mezunlarını tercih ediyorlar.
Bu yüzden Çin’in güvenlik anlayışını veya dış politikasının temel kabullerini sorgulayan makro konular burada biraz tuhaf karşılanabiliyor. Mikro çözüm odaklı akademik gelenek var. Diğer mesele ise ayrı: Akademiyi araştırma alanı değil kariyer aracı görenlerin “köprüyü geçene kadar” tavrı ülkenin kanayan yarası , kariyerist şark kurnazlığı.
Bu yılki Nobel Fizik Ödülü nötrinolara gitmişken daha önce yazdığım bir yazıyı paylaşayım dedim. Bu saçma X algoritmasın taş çatlasın bin kişi görecek ama olsun.
Üçe kadar sayın. Bu sürede bedeninizin içinden yaklaşık 300 trilyon tane nötrino geçip gitti. Hatta bu nötrinoların çok büyük bir kısmı dünyanın içinden de geçip evrenin bilinmezliğine doğru yoluna devam ediyor. Evrenin en gizemli parçacıklarından biri olan, her şeyin içinden etkileşmeden geçip gittiği için hayalet parçacık olarak da adlandırılan nötrinolar nedir, kısaca bakalım.
İoanna Kuçuradi’nin adını ilk duyduğumda, 25 yıl önceydi.
2015’te biyografisini yazmak istedim.
Kabul etmedi.
Daha zamanı vardı.
Geçen yıl “Tamam yapalım” dedi ve başladık.
Biyografiyi 90 yaşına kadar “tamamlamayı” istedim.
Planı gösterince
“90’a kadar yaşayacağımı nereden biliyorsun?” dedi.
İki gün vardı 90. yaşına.
Giremedi.
Günlerce, saatlerce, defalarca…
Akla gelen her şeyi konuştuk.
Çok özel sorularda
Beni “fazla meraklı” buldu ama kırmadı.
Yazmamak kaydıyla, cevapladı.
Kitap taslağı tamamdı.
Dört profesör dostu/öğrencisi “Okusun” istedi
Okuyorlardı.
O da Zoe Karelli’nin “Kassandra” şiirinin çevirisini bitirmeye çalışıyordu kitap için.
Yıllarca bu şiiri çevirme konusunda kendini borçlu gördüğünü söylemişti.
Veda etmeden bu borcu ödemek,
sözünü tutmak istiyordu.
Bir gün önce hastane odasında, yanındaydım.
Aklında yine Kassandra vardı.
Kulağıma “Şiiri getir, bir de kalem” diye fısıldayınca…
“Artık Kassandra’yı çevirmeyi düşünmeyin” dedim.
“Benim borcum, ölmezsem, ben çevireceğim” dedi.
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra şeftali istedi ve afiyetle yedi.
O hali, yanından ayrılırken,
bana huzur verdi.
İyi olacağına inandım.
Meğer o an son sahnemizmiş.
Şimdi çok eksiğiz:
“İnsan” için çok çabalayan “iyi insanı” kaybettik.
Artık onu izleri yaşatacak.
Her birini kendi çocuğu gibi sevdiği, onu hiç yalnız bırakmayan öğrencileri / dostları…
Ondan kalan izlerin, dünyamıza ışık tutması dileğiyle… #ioannakucuradi #sevgiyle #saygıyla
Vivaldi's “Winter,” visualized in a fascinating way, so that the auditory experience is even more intense; one can literally “see” the music, so to speak
Üniversitelerde fakülte sınırlarını yeniden düşünmenin zamanı geldi mi?
University of Birmingham, 2027’den itibaren akademik yapısını üç büyük Fakülte altında yeniden örgütlemeye hazırlanıyor: Arts, Humanities & Social Sciences; Health, Medicine & Life Sciences; Science & Engineering.
İlk bakışta mesele idari görünüyor: Çok sayıda akademik birimi üç büyük çatı altında toplamak. Fakat bence asıl tartışılması gereken dekanlık sayısından ziyade “disiplinlerarasılık”.
Çünkü günümüzün temel araştırma problemleri artık fakülte sınırlarına uymuyor.
İklim değişikliği yalnızca çevre bilimlerinin; enerji güvenliği yalnızca mühendisliğin; göç yalnızca sosyal bilimlerin; yapay zekâ yalnızca bilgisayar mühendisliğinin konusu değil. Bunların her biri sosyal bilimlerden mühendisliğe, hukuktan ekonomiye, sağlık bilimlerinden veri bilimine uzanan araştırma problemleri.
Buna karşılık üniversitelerimizi hâlâ büyük ölçüde disiplin → bölüm → fakülte mantığıyla örgütlüyoruz. Bu yapı akademik uzmanlaşmayı koruyor; fakat aynı zamanda disiplinler arasında kurumsal duvarlar inşa ediyor.
O halde Birmingham örneğinden hareketle Türkiye için sorulması gereken soru belki de “12 fakülteyi 3 fakülteye indirelim mi?” yerine “Fakülte ve bölüm sınırlarının disiplinlerarası araştırmanın önünde engel oluşturmasını nasıl önleyebiliriz?” olmalı.
Belki de geleceğin araştırma üniversitesinde iki organizasyon aynı anda çalışmalı:
Dikey yapı: Disiplin → Bölüm → Fakülte
Yatay yapı: Sorun/Problem → Araştırma Kümesi → Araştırma Enstitüsü
Böylece bir akademisyenin eğitimdeki kurumsal bağı Uluslararası İlişkiler Bölümü olabilirken; araştırmada iklim güvenliği, enerji, göç, yapay zekâ yönetişimi veya Karadeniz çalışmaları gibi disiplinlerarası bir araştırma kümesinin parçası olabilir.
Bu durumda büyük Fakülte yapılanmasının amacı daha az sayıda dekan olmasından ziyade; disiplinler arasındaki duvarları daha geçirgen hale getirmek olur.
Türkiye’deki üniversiteler açısından tartışmaya değer asıl mesele de bence burada:
Üniversitelerimizi disiplinlere göre mi, yoksa çözmeye çalıştığımız problemlere göre mi örgütlemeliyiz?
Belki de cevap, her ikisini aynı anda mümkün kılan yeni bir akademik mimaridir.
Siyah-beyaz bir kedi
mayıs çimlerinde kuyruğunu sallıyor,
göbeğini açmış güneşe
şebboylar arasında.
Çinli bir şair okuyorum
adı Canının İstediğini Yapan İhtiyar.
Kediyse kırlangıçların
yazısını görüyor
beyaz gökyüzünde.
Canının istediğini yapan iki ihtiyarız
bu bahçede. Ben yazıyorum işte,
kediyse
uyukluyor.
Hangimizin şiiri bu şiir?
#ursulakleguin
#kedikitabı
Çeviri: Özde Duygu Gürkan
Şiir Çevirileri: Bülent Somay, Ezgi Keskinsoy
🔗 https://t.co/1EpFXc7lRQ
Akademide herkes ne yapmanız gerektiğini söyler ama elinizden tutup neyi nasıl yapmanız gerektiğini gösteren kişi sayısı azdır. Nasıl’ı gösterenlere tutunmalı 🌸
Bu değerli paylaşımınızı profilimde bulundurmak için re-post ediyorum @GurkaynakGonenc hocam..
Sivil havacılık koşullarında olağan bir kaosun yönetimini her yönüyle bütüncül ve harmonik tariflemişsiniz, sağolun 🙏🏻🤍
Dün eğitime, medeniyete, kültüre ve iletişime dair çok üzücü bir gün oldu.
Londra’daki Heathrow Havaalanı’nda tüm uçuşlar durduruldu. Uçağın içindeydik. Aniden kaptanın anonsu geldi: “Sinyalizasyonla ilgili tüm havaalanını etkileyen ciddi bir sorun var, saatlerce burada bekleyip sonra da uçuşun iptal edilmesi ihtimalini dışlayamıyorum, ben hızla kapımı kapattım ve kalkış sıra numarası aldım, 20 dakikada bir size anons yapacağıma söz veriyorum ama o anonsların bir bölümü de muhtemelen bir gelişme olmadığından ibaret olacaktır.”
Tek nefeste öylesine dolu ve geleceğe hazırlayıp tüm durumu şeffaflaştıran bir anons ki, insanlar neredeyse teşekkür edecek hale geldiler. “İyi ki bizi uçağa doldurup kapıyı kapattınız da sıra numarası aldık.” noktasına gelindi.
3 saat uçağın içinde bekledik. Faydasız ama sevimli anonslarla. Sonra, tek tük insanlar uçağı terk etmek ister oldular. Diğer yolcular “kapıyı açtırırsanız sıramızı
kaybederiz, en kıymetli varlığımız sıramız” hattında nazik ve ölçülü mahalle baskısı koymaya başladı. Derken gitmek isteyen ama dirençle karşılaşan yolculardan biri “bakın, ben sizleri germemek ve telaşlandırmamak için asıl uçağı terk etmek isteme gerekçemi söylemiyorum ama aslında ben kule sinyalizasyonu onarıldıktan sonra yapılacak ilk uçuşlardan birinde olmak istemiyorum, ayakta yolcuyla uçamazlar ve ben oturmayı reddedeceğim, o noktada bana darılmayın” dedi.
Bu söylenince aniden pek çok insan ayağa kalktı ve hak vererek kendi eşyalarını toplamaya başladı. Bunun üzerine kabin memuru uçaktan bu şekilde inmek isteyenlerin uçuş siciline işlenebileceği uyarısında bulundu. Ben bunun doğru bir bilgi olmadığını düşündüğümü, bu hususu kaptana sorması gerektiğini, bizi uçağa doldurup sıra bekleme tasarrufunun kaptana ait olduğunu, uçuşa hazır olmaksızın ve uçuş yapılamayacak bir havaalanında kapı kapatmış uçakta kapı açtıran yolcunun siciline yansıyacak bir husus olamayacağını düşündüğümü söyledim.
Kabin memuru kaptana sordu. Kaptan anons yaptı ve gitmek isteyen herkesin gidebileceğini, ancak eğer kargo kısmına aşağıya verilmiş bavulu olan birisi gitmek isterse bunun zaten zayıf olan uçuş şansımızı daha da düşüreceğini, yine de bu kişinin de hakları dahilinde davranmış olacağını ve baskı görmemesi gerektiğini söyledi. İnsanlar artan hızla uçağı terk etmeye başlamışlardı ki uçuş iptali anonsu ve özürler geldi. Uçağı boşalttık.
Bütün bunlar olurken tek bir kişi sesini yükseltmedi. Bütün bu iletişim silsilesi tebessümlerle ve sükunetle oldu. Kimse birbiriyle kavga etmedi. Kimse kendisinin ne kadar kudretli bir insan olduğunu ve nasıl hesap soracağını yahut bu uçuşun yapılması ihtiyacına dair özel durumunu başkalarına anlatmaya kalkmadı. Kimse hosteslere veya kabin memurlarına kabahat bulmadı.
İstanbul’a uçuyor değildim. O sebeple, benim için son derece üzücü bir gözlem günü oldu.
Biz kendi politik gündemimizin hayhuyu içinde debelenip dururken, AI teknolojileri bütün insanlık için bir distopya oluşturma potansiyeliyle süratle gelişiyor. AI ile zeka yarıştırmak çok mümkün görünmüyor; ama bence en önemli soru hangimizin daha zeki olduğu değil; ontolojik düzlemde insan olmanın hala ne anlam ifade ettiğinin soruşturulması. Ve tabi ki mevcut koşullarda bunun için verilecek mücadelenin nasıl olması gerektiği. Geleceğin tedirgin edici karanlık ufkunda özgürlüğü tartışmanın zemini sanırım burası.